Oyun Bozan mı Gerçekten?

3/3/2008 · Kategori: SineKritik

Amerikan usulü güreş ringlerinin The Rock lakaplı eski şampiyonu Dwayne Johnson, “akrep kral”dan çok daha sevimli karakterleri canlandırabileceğini bize Be Cool'da göstermişti. Şimdi, Johnson’ın o filmdeki sırıtışını ve mizah anlayışını ikiyle çarpın! Karşınızda kendisinden bile daha dev egosu bulunan, Amerikan futbolunun Kral’ı, Joe Kingman!.

Kral dememiz boşa değil, adamımız –tıpkı gerçek hayatta Johnson’ın olduğu gibi- sıkı bir Elvis hayranı. Tapınağı andıran lüks dairesinde egosu ve köpeğiyle yaşayan Joe, sık sık ziyaretine gelen güzel kadınlar, top sahasındaki hüneriyle elde ettiği hayranlarla gayet “kalabalık” bir hayat sürmekte. Ne var ki, bir gün kapıyı açtığında karşısında buluverdiği 8 yaşındaki Peyton, ona hayattaki yerini sordurtacak bir afacandır. Dahası bu minimal dimağ, Joe’nun varlığından haberi bile olmadığı biricik kızıdır.

Disney ahlakçılığı ne kadar sıkıcı olsa da bu filmde sizi sıkmayacak bir dolu sahne mevcut. Joe’nun görülmemiş aptallıktaki takım arkadaşından tutun, kızı için dev cüssesine entari giyip bale sahnesinde zıplamasına, “huy değiştiren koca adam” olayından, kaslı dev ile sevimli cüce tezatlığının vurgulandığı durum komedisine, sizi 110 dakikalık sürenin en az yarısında tebessüm bekliyor olabilir.
Hayatta gerçek mutluluğun, “başıma gelen en güzel şey sensin” diyebilmekten geçtiğine dair daha önce kimsenin aklına gelmeyen(?) bir sevecenliği barındıran filmimiz, bu haliyle "Babalar Günü" haftasında vizyona girmesi gerekirmiş gibi durmakta.

Sevimli yüzüne rağmen aşırı bilgiçliğiyle daraltan Peyton’ı dünya tatlısı Maddison Pettis oynamış. Fettan menajer rolünde Kyra Sedgwick ve bale öğretmeni olarak güzeller güzeli Roselyn Sanchez gibi kadroya derinlik katan isimler de var.

Dwayne Johnson, daha önce Stallone ya da Schwarzenegger’in denediği gibi, komedi sosu içinde kaslarını eritebilir mi bilinmez, ama ona komedinin Akrep Kral filmlerinden daha çok yakıştığı bir gerçek.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Plajda (2007)

1/3/2008 · Kategori: SineKritik

 

Fakat birkaç açıdan değerlendiremiyor bu potansiyelini Şeker ve ekibi. Sırasıyla bunlara değinmeye çalışalım…

Öncelikle, bir cinsiyetler komedisinin önlerine açtığı geniş imkanlar yelpazesini senaryo değerlendiremiyor. Çoğunlukla küfre dayalı espriler bir yana, bir erkeğin kahramanlarımızdan birine aşık olması gibi, Wilder’ın filminden (ya da mecburiyetten kadın kılığına giren erkekler formülünü uygulayan Tootsie vb. nice filmden) birebir alınmış bazı yan öyküleri sadece kabaca tekrarlamakla yetiniyor. Bu şablonu kendi başına yeniden inşa etmek yerine, hazır bir paket olarak filmin orta yerine yerleştiriyor. Ve aslında dramatik potansiyeli de olan bir öykü olarak değerlendirmeyip, karikatür düzeyinde bir vodvil malzemesine indirgiyor.

Filmin genelinde işlemeyen çok durum var. Tuba Ünsal ile Gürgen Öz’ün karakterleri arasındaki romantik yakınlaşma, oyunculukların da etkisiyle, hiç ete kemiğe bürünmüyor. Filmin alelacele finali, boş bir eğlencelik izlemek isteyen izleyicilerin bile kolay kabullenemeyeceği kadar naif, hatta çocukça kalıyor. Kendine daha nitelikli bir çizgi tutturacağını umduğumuz dostumuz Şeker’in, filmini Çılgın Dershane, Neşeli Gençlik, Şaşkın vb. klasmanında kabullendiğini görmek bizi daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor.

Bir film başarılı olmadığında, bütün günah yönetmenin omuzlarına kalır hep. Ama bazı durumlarda, tüm suçun ona ait olmadığını da görmek gerek. Her ikisi de ne yeterince yetenekli ne de yeterince tecrübeli olan iki başrol oyuncusunun filmi taşıyamıyor olduğu gerçeğini gözardı edemeyiz. Sarp Apak ile Gürgen Öz arasında bir uyum var ve bir noktaya kadar sempatik oldukları da söylenebilir. Ama en azından kariyerlerinin şu aşamasında, başrol sırtlanabilecek aktörler değil her ikisi de. Böyle bir filmin en çok ihtiyaç duyduğu doğaçlama becerisini belli ki gösteremiyorlar. Filmi izlenebilir düzeyde tuttukları muhakkak ama onun bir adım ötesine götürecek kadar deneyimleri yok her şeyden önce.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Recep İvedik (2008)

29/2/2008 · Kategori: SineKritik

Şahan Gökbakar karşıma ilk defa TV8’deki programıyla çıkmıştı. Değişik üslubuyla, oldukça özgün karakterleri dünyaya getirişiyle dikkat çekici bir genç vardı karşımızda. Kendinden emin, yetenekli, doğaçlamada başarılı, eğlenceli, renkli bir kişilik…

Üstelik skecini yaptığı konuların eleştirel yaklaşımı ve antimedyatik duruşu ile televizyondaki diğer komedi programlarından oldukça sıyrılıyordu. Düşene, çirkine, aptala gülmektense rating uğruna yapılan saçma programları eleştiren anti popüler bir tarzı vardı programın. Sabah mızmızları, Cevizkıran, Kesit Ötesi, 26. Hafta gibi skeç isimlerini vererek, nelere gönderme yaptığını ve eleştirdiğini hatırlayabiliriz. Daha sonra başka kanallara da geçti ama tarzını değiştirmedi.

Dünyaya getirdiği karakterlerden hepsi de hiciv için yaratılmamışlardı elbet. İçimizden karakterler oluşturarak, kolay gülünen esprilere de yer verdi Gökbakar ve bunda da başarılı oldu. Doğallığı ona her zaman bir artı kattı. Günlük dilde zaten çok fazla kullandığımız ama onun karakterlerinin ses tonlarıyla, tavırlarıyla özdeşleşen argo cümleler hepimizde yer etti ve taklidini yaptık biz de arkadaş arasında belki. Şahan Gökbakar’ı sevdik.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

(2008) The Eye

29/2/2008 · Kategori: SineKritik

GözGöz’ün Jessica Alba’nın seksapelliğinden doping alan 2008 versiyonu, tabii ki bu sahnelerin her birine sahip. Yine de en azından Garez 2 gibi son zamanlarda gördüğüm yeniden çekimlerin aksine, azıcık da olsa kendi içerisinde mantığını koruyor. İzledikten sonra bir hafta asansörlere binemememe sebep olan orjinal versiyonu, fazla aptallaştırmadan neredeyse sahnesi sahnesine Hollywood seyircisine tercüme ediyor. Yani filmin ikonik “zıplatan sahneleri”, masa üzerinde uçan kadın ve yerden on santim yüksekte süzülen asansördeki hayalet, olduğu gibi korunmuş. Bir restoranın girişine asılmış barbekü soslu domuzları, iki metrelik diliyle yalayan hayaleti özlemedim değil yalnız.

Film, yirmi yıl kör yaşadıktan sonra göz nakli ile görme duyusunu yeniden kazanan viyolonist Sydney’nin nakilden sonra etrafında hayaletler görmesini anlatıyor. Sydney, iyi kalpli, şirin, güzel ve her yönüyle mükemmel bir karakter. Bu filmlerde bir kerecik olsun bu tür korkutucu olaylara şahit olan içler acısı ana karakterimiz çirkin ve tatsız biri olsa, en azından orjinal bir yaklaşım olabilir. Farkındayım, kahramanımız her yönüyle iyi kalpli biri olduğu sürece ona hissettiğimiz sempati güçleniyor, bu sayede o hayaletler görüp hayatı tehlikeye girince daha çok korkmamız bekleniyor. Ama Sydney, bir iki kusura sahip olsa, onun bir yaratım yerine insan olduğuna inanmamız, bu sayede hikayeye olan bağımızın güçlenmesi çok da yersiz bir teori olmamalı.

Göz’ün varoluşundaki asıl bahane, haliyle olabildiğince çok zıplatıcı korku efektlerini bir araya getirmek. Filmin ilk saati boyunca, nedense son saniyeye kadar bekleyip kapı aralarından fırlamaya bayılan sadist hayaletlerin, Syndey’i ve seyircileri korkutmasını izliyoruz. Tabii ki hayaletler ekrana her zıpladığında ani yüksek sesli müzik duyuyoruz, biri yanlışlıkla piyanonun bütün tuşlarına yükleniyor sanki. Bu ilk saatin sonrasında, yapımcılar sanki araya bir hikaye sıkıştırmaları gerektiğinin farkına varmışlar. İşte bu andan sonra Sydney’nin gözlerini kimden aldığını aradığı bir “kısa film” izliyoruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Dizi İzle Fan Club Lig Tv Şarkı Dinle Online Müzik Dinle Şarkı Dinle Online Müzik Dinle Mp3 Dinle Şarkı Dinle Online Müzik Dinle Şarkı Sözü Mp3 Dinle Şarkı Dinle Online Müzik Dinle simple machines forum smf.gen.tr ödüllü seo webmaster yarışması Aşk Forumu Grup Hepsi ClupTR.org Paylaşımın Adresi Limitsiz Paylaşım simple machines forum smf.gen.tr ödüllü seo webmaster yarışması Dizi Mekanı