İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men

Kardeşlerin en vahşi, en karanlık sahneye bile hınzır bir komedi elementi sıkıştırması, son on dakikada birbiriyle alakası olmayan konu elementlerini çılgınca bir araya getirmesi beklentilerimiz arasındaydı. Blood Simple’da yere düşen kan damlalarını harıl harıl temizlemeye çalışan katilin traji komik durumu halen aklımda. Fargo’da Marge Gunderson’un hiç beklemediği anda tesadüfen katili bulması. Katilin ortağının ayağını bir kütük ile odun öğütücüsüne bastırması. İyi ve kötü arasında ilginç ve hatta acayip bir son karşılaşma Coen'lerin baştacı.
Filmin son yirmi dakikası bir kaç aydır oldukça konuşuldu. Filmin son sahnesi hakkında “Dahiyane”den “Mantıksız”a, “Mükemmel”den “Ne oldu şimdi, anlamadım” a kadar bin türlü tartışmalara kişisel olarak şahit oldum. Filmin sonu hakkında detaylı bilgiler vermeden başta filmin sonu hakkında hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Fargo’yu en az elli kere izlemiş, her sahnesini detaylarıyla irdelemiş bir sinema sever olarak bilinçaltım ister istemez Tommy Lee Jones’u Frances McDormand’a, Javier Bardem’i ise Peter Stormare’ye dönüştürdü. Bu sayede aynı absürd tesadüflerle sonuçlanan, bu iki karakteri olağanüstü bir biçimde bir araya getiren Fargo'msu bir son bekliyordum. Bu sonun tam tersi bir üçüncü perde ile karşılaşınca filmin ilk iki perdesi sırasında beynimde şan turları atan “Yılın en iyi filmi! Coenler eski formlarına geri döndü!” sloganları sessizleşmedi değil.

Fakat yukarıda belirttiğim gibi, bunlar büyüme sancıları. Daha karanlık, daha yetişkin, daha beklenmedik bir Coen kardeşler sinemasını kabullenmekteki yolun başlangıcı. Filmi ilk izlediğimden beri yaklaşık dört ay geçti. Filmi düşündüğüm her geçen gün, son perdesine olan saygım biraz daha artıyor. Filmi kardeşlerin suç draması kategorisinde daha yukarı seviyelere yerleştiriyorum. Hikayenin şanssızlıklara ve tesadüflere odaklanan, sert ve gerçekçi yapısı ele alındığında, sonu giderek daha çok tatmin ediyor.
Filmin son yirmi dakikasını bir kenara bırakalım ve ilk bir buçuk saatine odaklanalım. İşte bu süre boyunca Coen'lerin her karesi ustalık dolu, en küçük detayları bile avantajına kullanarak sinirleri geren eski stil suç draması formuna döndüğü tartışılamaz. Kiralık katil Anthon Chigur’un benzincideki muazzam diyaloğu sırasında yavaş yavaş açılan çikolata paketinin yakın çekimine, kullandığı ses dizaynına dikkat edin. Chigur’un benzincinin hayatı için yazı-tura oynadığı sahnenin en önemli anında Coen'lerin araya montajladığı bu uzun çekim, sahnenin tansiyonunu azımsanamaz derecede yükseltiyor. Chigur’un bir otel odasından diğerine para dolu çantayı aradığı sahnenin montajı. Josh Brolin’in canlandırdığı Llewelyn Moss’un, Chigur’un kurşunlarından kaçtığı sekansta hangi kurşunun nereden geldiğini milimi milimine hesaplayan ses miksi. Bu sahnelerin her biri Coen'lerden beklediğimiz sinemayı fazlasıyla karşılıyor.

Oyuncu kadrosu ise tek kelimeyle mükemmel. Josh Brolin, çanta dolusu parayı bulan bahtsız Llewelyn rolüne kusursuz bir karizma getiriyor. Javier Bardem, Anton Chigur ile son yılların en orjinal, en acımasız ve en tüyler ürperten psikopatını ekrana aktarıyor. Fakat filmin en önemli performansı, modern dünyanın neden bu kadar yozlaştığını bir türü kafasına sığdıramayan polis Tom Bell rolüne getirdiği içten yaklaşımı ile Tommy Lee Jones’a ait. Jones’un bu film yerine In The Valley of Elah gibi "unutulur" bir performans ile Oscar’a aday gösterilmesi garip bir seçim.

Sonuçta İhtiyarlara Yer Yok, Coen'lerin suç draması kolunda Fargo’ya yaklaşamasa bile Blood Simple ile yarışıyor. Karesi karesine mükemmel olmasa bile anlattığı hikayeden haz alan, sinemanın bütün tekniklerini en küçük detayına kadar kullanmayı bilen harika bir suç epiği var karşımızda. Hayal kırıklığı yaratan iki örnekten sonra Coen kardeşlerden ümidi kesen seyircinin bu filme bir şans vermeleri tavsiyem.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !