Onur Ünlü Röportajı

Onur Ünlü Polis'ten sonra tam gaz ilerliyor! Şimdi de fantastik çocuk filmi "Çocuk" vizyonda. Yurtdışındaki "fantastik" trendi yakalama çabaları mı bilemeyiz ama Beyazperde olarak her türlü yerli "fantastik" çabayı takdir ediyoruz. İlk filmi Polis sonrası Onur Ünlü ile güzel bir röportaj yapmıştık. Bir göz atmak isteyenler için...

Eğitiminiz iletişim üzerine. Film yapımına yönelmeniz nasıl oldu?

- Reklam okudum. ’97 mezunuyuz biz. Eskişehir’den birkaç arkadaş geldik, ufak bir ajans kurduk. Okulun bitmesine yakın kafamda film yapma fikri oluşmaya başlamıştı. Çocukluğumdan beri film yapmak istiyor değildim. Bir film görünce sinemacı olmaya karar vermedim. O perdeden gelen ışıklar beni büyülemedi. 25 yaşından sonra, kazık kadar adam olduktan sonra karar verdim. Sonra burada (Eflatun Film) televizyonculuk yaptık, reklam filmleriyle uğraştık. Bir yandan da film projeleri oluşuyordu. Fiziki şartlar bunun yapılmasının en doğru zamanı olduğunu gösterdi bize ve Polis ile başladık.

- Uzun bir süre dizi senaryoları yazmışsınız anladığım kadarıyla.

- Evet, 350-400 bölüm iş yazdık. Ben bile hatırlamıyorum ne kadar olduğunu. Hala da yazıyoruz bir takım işler. Esas olarak oradan para kazandık.

- Herkes çok istediği şeyleri yapamıyor belki ama televizyon birçok kişi için iyi bir pratik alanı oldu sanırım.

- Televizyonun alanı belli, hacmi belli. Ne yapabileceğin, ne yapamayacağın belli. Ama dediğin gibi, bir noktaya kadar çok pratik sağlıyor. Azalan marjinal fayda kuramında olduğu gibi. Pasta ister canın bir dilim yersin; ikinci bir dilim daha yersin; üçüncüde artık istemezsin; dördüncüde, affedersin, kusarsın. Televizyon da öyle. Senaryo teknik işi neticede; bir çeşit zanaat. Televizyon, tekniği öğrenebilme konuda insanı yavaş yavaş ustalaştırıyor. O açından televizyon yazarlığı yapmanın faydası oldu tabii bana.

"Önemli olan atmosfer bu filmde.
Karakterin içinde bulunduğu evrenin tanımlanması önemli."
 
- Senaristlikten gelmiş biri için, ilk yönetmenlik deneyiminizin öyküden ziyade üslup kökenli olmasını nasıl açıklarsınız?

- Sinema ile çok fazla hikaye anlatılabileceğini düşünmüyorum ben. Bunun için hikaye yazılabilir, roman yazılabilir. Sinema daha görsel, daha kendine has enstrümanlarının kullanılmasını hak eden bir iş. Özellikle bu film, bir kahramanın durumlarını anlatıyor. Elimdeki imkanlar açısından iki şeye odaklanabilirdim: kahramana ve rejiye. Ben bu ikisini at başı götürmeye çalıştım. Hatta zaman zaman rejiyi biraz geri tuttum. Önemli olan atmosfer bu filmde. Karakterin içinde bulunduğu evrenin tanımlanması önemli.
 
Onu yaparken üslup da biraz öne çıktı. Bir suç filmi bu, çeşitli türdeşlerine benziyor. Neticede bir türden alıyor esas çıkışını. O türün de baskın sinematografik özellikleri var. Onlardan da faydalanmaya çalıştım. Bir de anlatma biçiminin anlatılan şeyden biraz daha önemli ve önde olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü prensip olarak bir sinema filmi, her şeyden önce estetik bir üründür; estetiğin alanı içindedir. Söylenen şeyler geride kalabilir, kalmalıdır. Yoksa film çekmeyip başka bir şey yapmamız gerekirdi.

- Şiir de yazıyorsunuz. Belki edebiyatçı kimliğinizden de kaynaklanıyor, öykü anlatmakla sinema yapmayı ayrı tutuyor olmanız.

- Evet, bence neredeyse hiçbir bağı, ilgisi yok ikisinin. Sinema ve edebiyat birbirinden her anlamda farklı iki şey. Tabii birbirlerine ciro edilebilirler. Eğer öyle olmasaydı filmlerin romanları yazılırdı ama romanların filmleri çekiliyor. Bunlar birbirlerine çok da kolay dönüştürülebilen şeyler değil. Neticede sinemanın merkezinde drama var, yani çatışma var. Bu da her çatışmada ister istemez bir hikaye doğurur. Bundan dolayı bir hikaye anlatmak üzerinden bakıldığında benzeşlik kurulabilir ama bence çok ilgili şeyler değiller.

 "Bir meseleyi kendi işime yarayacak şekilde geçirmeye çalışmak zorundayım. Pratik, zekice ve mümkünse eğlenceli şekilde."

- Polis, Türkiye’de yapılmasına alıştığımız türde bir film değil. Komediden de, dramdan da, suç filminden de böyle şeyler anlamıyor aslında bizim izleyicimiz. Nasıl tepki göstermelerini bekliyorsunuz filmi izlediklerinde?Anlaşılmayabileceğinden endişe ediyorum ben doğrusu…

- İki durum var. Bir, ortada anlamayacak bir şey yok. İki, herşeyi anladılar da sıra benim filmime mi geldi? Onu da anlamayıver, eğer mesele buysa. Bence anlaşılmayacak bir şey yok, adamın biri mücadele ediyor.

- Kastettiğim şey öykünün anlaşılmaması değil. Mesela bir park sahnesi var. Aynı mizansenin farklı diyaloglarla tekrarlandığı bir sahne. Böyle bir trük kullanılmasının amacı nedir, ben de tam olarak adını koyamıyorum.

- Çok basit. Dramaturjik olarak o iki karakterin bir takım şeyler üzerine konuşmaları gerekiyor. O sahne daha da uzundu; yaklaşık beş, beş buçuk dakikalık bir bloktu. Orada bir şeylerin açılması lazım. Fakat parkta dolaşan iki tane adamı uzun uzun anlatmanın hiçbir anlamı yok, seyirciyi sıkmaya hakkım yok. Bir meseleyi kendi işime yarayacak şekilde geçirmeye çalışmak zorundayım. Pratik, zekice ve mümkünse eğlenceli şekilde.

"Sinema popüler bir sanattır ama popülist olması gerekmez.
Bu ikisinin arasında ince bir çizgi var."
 
- Ben kendi adıma çok eğlenceli buluyorum bunu, sonuçta bir çözüm. Ama yüz küsur kopyayla vizyona çıkan bir film için bu bir risk değil mi?

- Risk almak durumundayız, yoksa aynı filmleri yapıp dururuz. Biz sıkıldık. Biz bu filmi bir sinemacı gözüyle değil, seyirci gözüyle yaptık. Görmek istediğimiz gibi bir film yaptık ve böyle bir film görmek isteyen birçok insan olduğu kanaatindeyiz. Buna alışık olmayanlar da alışacaklar yavaş yavaş. Belki o açıdan bir kanal açacak bu film. Daha cesurca çıkışlar yapılabilmesine olanak verecek. Bizim inancımız şudur: Sinema popüler bir sanattır ama popülist olması gerekmez. Bu ikisinin arasında ince bir çizgi var. Prensip olarak, daha çok sayıda insana daha iyi şeyler izlettirmek istiyoruz.

- Bu film popüler olursa gerçekten önemli bir adım olur. Polis’te, örneğin Belçika sinemasında rastladığım türde bir absürdlük unsuru var.

- Ama absürdü şöyle anlayacağız: Beckett-vari anlamda bir absürdlükten söz edebiliriz. Günlük kullanıldığı şekliyle ‘saçma’nın yanında değiliz biz.

- Elbette.

"Sinema entelektüel bir sanat değil,
ama onu yapanlar entelektüel olurlarsa, bazı şeyler daha iyi olur."
 
- Bakın, insanla ilgili olarak Beckett ile mutasavvıfların birleştiği bir nokta var. İnsan dünyaya fırlatılıp atılmıştır, yalnızdır. Bu yalnızlık öldürücü bir şeydir. Beckett’in ve varoluşçuların buna bir çözümü vardır; diğerlerinin başka bir çözümü vardır. Ama kesişme alanları, bize bir sürü yere kanallar açacak imkanlar verir. Oralarda gezinmeye çalıştık. Evet, riskli ama birilerinin alması lazım artık bu riski. Sıkılmadık mı gerçekten? Tabii insanlar ilk defa gördükleri bir şeye şaşkınlıkla karşılık veriyorlar ama alışacaklar.

- Bir röportajınızda okudum; sinemanın fazla entelektüel olmayı kaldırmadığınızı söylüyorsunuz.

- Evet.

- Ben de kesinlikle katılıyorum buna. Ama söylediklerinize bakınca, yüzeyde görünen ne kadar basit olursa olsun, altında fazla entelektüel bir fikir yatmıyor mu bu filmin?

- Sinema entelektüel bir sanat değil ama onu yapanlar entelektüel olurlarsa, bazı şeyler daha iyi olur.

"Beni şu rahatsız eder...
(Bu Film) Anlaşılamadığı için dışarıda bırakılırsa, bu bizi üzer."
 
- Demek istediğim, seyirciye fazla entelektüel gözükmeyecek mi Polis?

- Hayır, gözükmeyecek. Birkaç tane katmanı var bu filmin. İlk okumayla, düz okumayla, başı sıkışmış bir adam kurtulmaya çalışıyor. Bildik avantür kalıplar geçerli. Biraz daha altında başka bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz, daha altında başka bir şeyler.

Bu kolay yapılan bir şey değil ama iyi yapılırsa her taraftan seyirci farklı bir şeyler alacaktır. Şöyle düşünün; küçükken macera filmleri seyrederdik. Büyüyünce, onların altında başka şeyler olduğunu görmeye başladık.

- Ama görünmezdir o şeyler. Elbette belli bir birikime ulaştıktan sonra fark eden fark eder ama çok ince bir çizgidir bu. Filmin park sahnesi gibi kısımlarında şöyle düşündüm: Bunu iyi veya kötü, başarılı veya başarısız olarak tanımlamak mümkün mü? O zaman filmi bir yere oturmak da zorlaşıyor. Bunun kıstası ne olabilir?

- Buna ben bir şey diyemem. Ben kafamdaki şeyi filmin içinde yapabildiğim kadar bir yere oturttum. Bunu sinema tarihinde nereye koymak lazım? Belki acele etmemek lazım. İddia ediyorum, ikinci film daha da acayip olacak. Belki bu film bir de böyle bir şey var diye kenarda duracak. Bu beni rahatsız etmez. Beni şu rahatsız eder: Biz bir risk aldık. Haluk Bilginer bir risk aldı. Adam Haluk Bilginer! Biz bu filmi beceremezseydik, bize bir şey olmazdı. Nasıl yaşıyorsak yaşarız. Ama Haluk Bilginer kariyerini ortaya koydu. Demek ki bir grup insan böyle bir şeye inanmış. Anlaşılamadığı için dışarıda bırakılırsa, bu bizi üzer.

- Haluk Bilginer filme belli ki çok inanıyor. Filmin izleyenleri dönüştüreceğini söylüyor röportajlarında.

- O biraz fazla romantik şeyler söylemiş.

"Ben o kadar büyütmüyorum sinemayı...
Bence sinemanın iki amacı vardır: eğlendirmek ve eğlendirmek."
 
- Herhangi bir filmin böyle bir gücü olabilir mi sizce?

- Olamaz bence. Bir film sadece bir filmdir. Belki seni dönüştüren şeylerden bir tanesi de o film olabilir. Ama bir film neyi dönüştürüyor? Hangi sanat eseri bunu başarmış ki, bir filmin böyle bir gücü olsun? Ben o kadar büyütmüyorum sinemayı. Bu bence sinemacıların kendi yaptıklarına bir kutsiyet atfetmek için uydurdukları, aslında kendilerinin de pek inanmadığı ama artık çok büyüdüğü için inanmaya başladıkları bir durum. Bence sinemanın iki amacı vardır: eğlendirmek ve eğlendirmek.

- Türk sinemasının önünde de bir duvar mı bu? Sinemacılarımız hep büyük şeyler söylemenin, büyük fikirlerin peşindeler.

- Tabii ki bir duvar. Yurtdışında nasıl bilmiyorum, belki böyle değil ama Türkiye’de şöyle bir durum var: Sinemayla ilgili sinema dışından insanlar kafa yormazlar. Başka entelektüeller sinema üzerine düşünmezler. Onlar sinemayı ciddiye almazlar.

Türkiye’de sinema ciddiye alınmıyor. Ciddiye alınsa, sinema dışından felsefeciler, sosyologlar, sosyal bilimciler, estetikçiler ortaya koyup orasını burasını kesip biçmeye başlarlar. Oysa bu yapılmıyor. Niye? Çünkü ciddiye alınmıyor. Çünkü onu çok fazla ciddiye alan birileri var. Böylece bir çeşit duvarla kapatıyorlar etrafını. Kutsal bir alan haline getiriyorlar. Örneğin, Ece Ayhan’ın düzenli olarak sinema üzerine düşündüğünü, yazdığını düşünsenize. Neler çıkar oradan! Ama Ece Ayhan bunu yapmıyor. Niye? Çünkü Türk şiiri almış başını gitmiş. Türk şiiri çok büyük bir şey. Türk sineması mukayese edilemez Türk şiiriyle. Nankörlük olarak da anlaşılmasın söylediklerim. Hiçbir şey yapılmadı, artık yapılıyor demiyorum. Elbette çok önemli örnekler var. Ama neticede ciddi, büyük, halkı heyecanlandıracak, entelektüelleri kendinden geçirecek hiçbir atılım yapamadı Türk sineması. Hiçbir zaman yapamadı.
 
"Bir Türk Sineması'ndan söz edebiliyor muyuz?
Türk sineması da şunu söylüyor diyebiliyor muyuz?"

- Yapım koşullarının da bununla ilgisi olabilir belki. Kolay film yapamayınca insan eline fırsat geçtiğinde hayatının filmi yapmak, her şeyi söylemek istiyor.

- “Bir tas çorbayı, romantizme tercih ederim” diyor Goethe. Katılıyorum tamamen. O romantizmle iş yürümüyor. On beş senede iki tane sinemacımız Avrupa’da ödül alacak da bekleyeceğiz. Bu mu? Bir Türk Sineması'ndan söz edebiliyor muyuz? Türk sineması da şunu söylüyor diyebiliyor muyuz? Çünkü yan disiplinlere açık değil. Çünkü iddia edildiği gibi ortada büyük bir mesele yok. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor, kimsenin emeğini küçümsemek istemiyorum. Ama galiba başka türlü yollar aramak lazım. Evet, biraz risk almak lazım. Biraz cesaret lazım.

- Filmi Japon sinemacı Takeshi Kitano’ya atfetmişsiniz. Genelinde, onun filmlerinde var olan bir tat da var.

- O şöyle oldu: Bu bizim kendi kendimize konuştuğumuz bir şeydi, sonra internetten falan bize dönmeye başladı. İş büyüyünce, hadi büyüklük bizde kalsın dedik. Biz çok seviyoruz babayı. Filmlerini de seviyoruz. Ama onun peşinden gitmek, onun gibi filmler yapmak gibi bir amacımız yok. Temel meselenin özgünlük olduğunu düşünüyoruz.

- Tabii, filminiz bir yandan da son derece yerel. Karakterler de öyle. Bu çok hassas bir denge ve bunu tutturmak da çok zor. Ben başarıldığını düşünüyorum. Ama nasıl bir yol izlendi, neler gözetildi?

- Eyvallah, teşekkür ederim. Huzursuz da oldu insanlar. “Biz yapıyorduk bir şeyler, şimdi bu da nereden çıktı?” gibi bir hava seziyorum. Bu bir yandan da eğlendiriyor beni tabii. Bir yanıyla tam da olmasını istediğim bir şey. Biraz huzurumuz kaçacaksa kaçsın, biraz kımıldayalım artık. Eğer başarılmış bir şey varsa da demek ki biz bunu kafamızda kotarmışız.

- Haluk Bilginer gibi bir aktörle çalışmak göz korkutucu olmadı mı? Nasıl çalıştınız?

- Çok sıkıcı Haluk Bilginer’le çalışmak. Bir sahne yaklaşık üç, üç buçuk saatte kuruluyor. 80 kişi arı gibi çalışıyor. Sonra Haluk Bilginer geliyor. Çekiyorsun, iki dakikada bitiyor. Herkes birbirine bakıyor; “Bir daha niye çekeyim bunu? Oldu!” der gibi. Böyle kalıyorsun yani. Öyle kötü bir tarafı var. Onun dışında çok büyük avantajları var. Haluk Bilginer olduğu zaman kimse ağzını açamıyor; saygısından ve sevgisinden. Setteki olumsuzluklardan Haluk Bilginer etkilenmiyor, homurdanmıyor, bir şey söylemiyorken; setteki diğer insanlar da bir şey söyleyemiyorlar. Ve Haluk abi çok neşeli, çok komik, çok zeki bir adam. Onunla birlikte olmak çok tatlı bir şey. Bu sete de yansıyor; set eğlenceli bir hale geliyor. Gözümü hiç korkutmadı. Haluk abi ne istediğimi anladı ve sonuna kadar bana her türlü yardım etti. Ben de açıkçası yönetmenmişim gibi dolanmadım ortada. Hep beraber bir şey yapıyorduk ve ekibin içinde benim de görevim oydu.

- Çok kapıyı da açmıştır muhakkak.

- Tabii. Haluk Bilginer’in olması filmin pratik olarak yapılabilmesini sağladı aslında. Sıradan bir oyuncuyla bu filme kimse girmezdi.

- Galada tepkiler nasıldı?

- Seyirci ilk başta filme direndi. Anlamadı, korktu. Sonra film yavaş yavaş nüfuz etmeye başladı ve teslim oldular bir noktadan itibaren. Galadan çıkınca gidilir ya. Gitmediler. Enteresan şekilde insanlar orada dolanmaya başladılar. Tanıdık tanımadık bir sürü insan gelip beni tebrik etti. Genel olarak, tam da arzuladığımız gibi bir şaşkınlık vardı. O piknik sahnesi gerçekten oldu mu? Ee, oldu. Montajcım bana “Sen şeytansın” demişti; “Haluk Bilginer’i nasıl ikna ettin o piknik dansına?” Ama Haluk abi benden hevesliydi.

- Tahmin ediyorum böyle şeylere açık olduğunu.

- Çok açık. Ona nasip oldu böyle bir şey yapmak.

- Bir sonraki proje ne olur, gerçekten merak ediyor insan. Polis’in ardından nasıl bir film gelir?

- Biz burada (Eflatun Film) sırayla film yapmayı düşünüyoruz. Bu filmin yapımcılarından Taner Elhan çekecek inşallah ilk filmini. Şimdi ben de bir şey yazmaya çalışıyorum. Duvarların arkasını görüp içinden geçebilen bir yan hakemle ölümsüz bir muhasebecinin hikayesi. Konuşan bir kedi, bir de görünmez imam var. Bunların arasında geçiyor hikaye. Bir ihanet hikayesi düşünüyorum. Muhasebeci, yan hakemi karısıyla aldatıyor falan.

- Daha şimdiden çok riskli geliyor kulağa.

- Alışılmadık bir şeyin alışılmadıklığına filmde vurgu yaparsan o sırıtır. Ben Polis filminde son derece sakin durmaya çalıştım. Kızın düştüğü sahneyi düşün. Türkiye’de o sahneyi kim çekse, sekiz on tane plan kesip bütün duygunun içine ederdi. Hiçbir şey yok ama. Küt diye düşüyor, o düşmenin üzerine kesmeden şaryo hareketi var. Orada esas afallatan o. Sabit plandan kesme yapmadan kamera hareketine geçilir mi? Muhakkak yakın bir tepki alıp sonra kamera hareketine kesilir. Ufak şeyler bunlar. Denemek lazım. Yaptık, budur demiyoruz tabii. Biz bir şey yapmaya çalışıyoruz, bunla da başladık. İnşallah yürür. Bakalım bu yıl yapılan filmlerden 10 yıl sonra hangileri hatırlanacak.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !